“Hunlar, Kumanlar, Oğuzlar, Avarlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Slavlar”
Balkanlara Osmanlıdan önce göç etmiş Türk kavimleridir.”

Henüz bunun yaşanmış örnekleri tazeyken, son günlerde yine birileri “Balkan Türklüğü” hakkında yanlış bir yorum yaptı ve ondan sonra internet ortamında “Balkan Türklüğü” tekrar tartışılır hale geldi. Dahası bilende bilmeyende, “Balkan Türklerinin Türklüğü” ile ilgili doğru veya yanlış bir şeyler yazmaya başladı! Ben de bu tartışmaya bu yazımla, bir Türkçe kelime olan “Balkanlar” (Sarp geçit vermez, dağlık arazi) ve “Balkan Türklüğünün Tarihi” ile cevap vermek istiyorum. İlk önce kısaca, “Balkanların Tanımını” yapacağız, sonrasında kronolojik olarak“Balkanlara Türklerin Tarihsel Geliş Sürecini” anlatmaya çalışacağız.

“Balkanlarda Osmanlı mirasını aramak anlamsız bir şeydir. Çünkü bizzat Balkanlar Osmanlı mirasıdır. “Bu bölgeye bu ismi veren Türkler değil, Avrupalı coğrafyacılardır. Osmanlıya göre bu bölgenin umumi ismi Rumeli’dir.[1] Balkan bölgesi, etnik linguistik bakımından dünyanın en karmaşık bölgelerinin başında gelmektedir. Tarihin hemen her döneminde yoğun çatışmalara neden olmuş bu bölge, bugün de yaşanmış, yaşanmakta olan ve gelecekte yaşanacak çatışmalarla, dünya kamuoyunun tüm dikkatlerini üzerine toplamıştır.[2] “Başka bir anlatımla, tarihi ve edebi imgelerde Balkanlar ürkütücü, ama pek tanımlanmamış bir bölge gibi gözüküyor. Balkanlar dünyanın dört büyük medeniyetinin örtüştüğü, dinamik, bazen patlayıcı, çok katmanlı yerel bir uygarlık yarattığı bir sınır bölgesidir. Eski Yunan ve Roma, Bizans, Osmanlı Türkiye’si ve Katolik Avrupa kültürleri burada buluştu, çatıştı, bazen kaynaştı; burası hiçbir kültürün tek başına egemen olamadığı bir topraktır.”[3] “Balkanlar ve Türklük” birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Çünkü Balkan coğrafyasına ilk yerleşenler, Türklerdir. Diğer bir anlatımla, Avrupa’ya ve Balkanlara gelen ilk Türkler, Hunlardır. “Hunlar” V. asrın ilk yılarından itibaren Balkanlara girdiler. Hun Hakanı, Atilla, Balkanların büyük kısmını ele geçirdi ve taht şehri, bugünkü Macaristan’da idi. VI. asırda Avar Türkleri de Balkanların kuzeyini hâkimiyetlerine aldılar. Atilla’nın bir suikast neticesinde ölmesi ve oğullarının başarısız olması neticesinde imparatorluk yıkıldı. Hunlar, 1000 yıllık “Gök Tanrı” dinini bırakarak “Katolik” oldular. Yavaş yavaş Türkçeyi unutarak bir Fin dili olan Macarcayı konuşmaya başladılar.


Hun Türklerinden sonra, Avrupa’ya gelen ikinci Türk kavmi “Avarlar” olmuştur. Avarlar, Balkanlarda M.S. 558–835 yılları arasında devlet hayatı sürdüler. Hatta 626 yılında Bizans’ı muhasara ettiler alamadılar, bu tarihten ancak 837 yıl sonra Fatih Sultan Mehmet (1453) fethedecektir. 796 yılından itibaren Hıristiyanlığı kabul eden Avarlar, bilahare Avrupa ve Bizans’ında etkisi ile Slavlaşarak tarih sahnesinden çekildiler.[4]

VII. asırda başka bir Türk kavmi, “Bulgarlar”, Tuna güneyine inerek yurt tuttular. Balkanlardaki Bizans hâkimiyetini geniş ölçüde hırpaladılar. Sonunda Slavlaştılar… Sonra, Balkanlara, Karadeniz’in Kuzeyinden, “Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar, Kıpçaklar” geldi… Bu Türk kavimleri, yarımadayı yıldırım gibi istila ettiler. Pek çok kültür unsuru bırakarak eriyip gittiler. Balkanlardaki sayısız ailenin Türk asıllı olduğu, soyadlarından bugün de anlaşılır… Türkçe binlerce coğrafya ismi, bugünde de Balkanlar’a hâkimdir… Balkan milletleri musikilerini, Türk musikisinden almışlardır… Balkan dilleri, Türkçe kelimelerle doludur. Balkan kavimlerinin kıllık kıyafetinde, yiyip içmelerinde, zevk ve adetlerinde Türk tesirleri hala silinememiştir.[5] Daha geniş bir anlatımla, Rumeliler, çeşitli Türk kavimleri Kuzey Karadeniz steplerinden gelip daha VI. yüzyıl’dan başlayarak Balkan yarım adasına yerleşmişlerdir. Fakat Bizans’ın dini baskısı ve daha önce yerleşik hayata geçmiş olan Slavlarla karışmaları sonucu ortadan kaybolmuşlardır. VII. y.y.’da gelenler askeri egemen sınıf olarak Kuzey-Doğu Balkanlar da güçlü devletler kurmuşlardır. Bunların arasında Türk boyu olan Kutrigurların kurmuş olduğu Bulgar hanlığı önemlidir. Bulgar hanları, IX-XI. y.y.’da (1018’e kadar) Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun yerini almışlardır.[6]

Kaynaklar daha IX. yüzyıl sonlarında, Theophilactus zamanında 14 bin kişilik bir Türk topluluğunun “Vardar ve Struma” arasında yerleştirildiğini yazar. Eski “Hun-Bulgar” geleneğini devam ettiren ve çoğunlukta XI. yüzyılda toplanan kuzeyden gelen Türk akınları, Dobruca-Deliorman üzerinden nihayet en fazla Trakya’yı etkiliyordu; ama “Peçenek, Oğuz ve Kıpçak” birlikleri kimi zaman daha küçük ölçekte Makedonya’ya kadar da ulaşıyordu. Mesela, Oğuzlar, Kumanlardan kaçarak Balkanlara girdiklerinde yaptıkları saldırılardan Makedonya da nasibini almıştır. Benzer bir şekilde, güçlerinin büyük bir bölümü Kuman-Bizans ittifakı tarafından 1091 yılında yok edilen Peçenekler, son bir kez ayağa kalktıklarında Balkanlara ulaşabildikleri tüm Bizans arazisini yağmalamışlar, Trakya ve Makedonya’yı da çiğnemişlerdir. Ancak, Peçenekler 1122 yılında tattıkları acı yenilginin ardından artık Bizans için sorun olmaktan çıkmışlardır. Peçeneklere yenilip Bizans’a sığınan Oğuzların bir kısmının Yukarı Vardar vadisine yerleştirildiği biliniyor. Oğuzlardan kurulu 15 bin kişilik bir birlik, Bizans ordusu saflarından 1071’de Malazgirt’e gitmiş, aileleri Makedonya’da olduğu halde, buradaki büyük savaşta soydaşları olan Selçukluların tarafına geçmişlerdir. Bunlar daha önce Hıristiyanlığı kabul etmekle birlikte, bu kişilerin Osmanlı zamanında Müslüman oldukları anlaşılıyor; çünkü onların yerleştiği Vardar ovası, Balkanlarda Türklüğün en fazla tutunduğu yerlerden biridir. İyi bilenen bir diğer iskân ise, Moğollardan kaçan Kumanların bir kısmının Ioannes Vatatzas (1222–1254) zamanında Makedonya’nın kuzeyine yerleştirilmesidir. Üsküp’ün kuzeyinde bulunan Makedonya’nın en önemli kentlerinden Kumanovo’nun ismi bunlardan gelmektedir.[7] Daha sonra Kuman Türkleri, 1389 I. Kosova Meydan Muharebesinde Osmanlı Türklerine her yönden öncülük, artçılık ve keşif kollarında en faal yardımcılık görevlerini seve seve ifa ettiklerinden dolayı yardımcı anlamına gelen poma/pomag “pomag” ve ya Pomak sıfatı verilmiştir. Rodop’lardaki bazı Kuman Türklerine Pomak (yardımcı), Pirin ve Vardar Makedonya’dakilere ise Torbeş ve Goran (Dağlı), Filibe, Stanimaka çevresindekilere de Şop (yardımcı) isimler verildi.[8] Makedonya’ya kuzeyden gelen Türklerin yerleşimi daha sonra da sürmüş, daha I. Murad zamanından itibaren buraya Tatarlar gelip yerleşmişlerdir. Buradan iki sonuç çıkartmak mümkündür: Birincisi, Osmanlı İmparatorluğundan önce Balkanlara gelen Türklerin, Hıristiyan olduktan sonra yerli halka karışıp ortadan kalktıkları hakkındaki yaygın ve basit savlar, sağlam temele oturmamaktadır. Bunlar büyük ölçüde varlıklarını korumuş, kısa bir süre sonra gelen Osmanlılar sayesinde de yeniden ve güçlü bir şekilde öz milli kimliklerine dönmüşlerdir. Diğer sonuç ise, Balkanlardaki Türk varlığını sırf Anadolu’dan giden ”Yörük göçü” ile açıklamak mümkün değildir. Geçtiğimiz yüzyılda Bulgaristan ve Makedonya nüfusunun yarısına yakın Türk’tü. Anadolu’daki Türk oranı da çok farklı değildi. Balkanlar, ancak kuzeyden gelenler sayesinde Anadolu’ya yakın bir Türklük oranına kavuşmuşlardır.[9]

İşte, Osmanlıların Rumeli dediği Balkanlar, uzun yıllar Müslüman Türklerin hâkimiyeti altında kalmıştır. Osmanlı Devleti, Rumeli’de ilk fütuhata başladığı andan itibaren ele geçirdiği şehir ve köylerde “sistemli bir iskân politikası” takip etmiştir.[10] Bu hâkimiyet yıllarında, Türk ailelerinin hepsi, istinasız Anadolu’dan rastgele değil, seçilerek Balkanlara getirilmiştir. Müslüman Türk aileleri, fethedilen yerlere yerleştirildikten sonra, devletin alakası kalmamış. Sultan I. Murad müteakiben Yıldırım Beyazıt döneminde de Rumeli’nin Türkleşmesi amacıyla daha büyük ölçüde Türkmen ve Yörük unsurunun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilerek, bütün akrabalarıyla göçecek olanlara yurtluk, toprak, tımar gibi imtiyazlar tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. “Hunlar, Kumanlar, Oğuzlar, Avarlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Slavlar” Balkanlara Osmanlıdan önce göç etmiş kavimlerdir. 1360’lardan sonra ise, Osmanlı yönetimindeki Türkler bu bölgeye yerleşmeye başlamışlardır. Derebeyleri tarafından sömürülen ve zulmedilen köylü ve şehirli halk nefes alabilmek ve insanca yaşayabilmek için Osmanlının gelmesini dört gözle beklemiştir.[11] “Balkan’lardaki Osmanlı fetihleri’nin” niye bu kadar kolay olduğunu açıklamak güç değildir. Osmanlı istilası, bir yağın bağımsız kral, despot ve ufak beyin kendi yerel çekişmelerinin çözümü için dış yardım aramakta tereddüt göstermediği, politik bir parçalanma dönemine denk düşüyordu. Balkanlarda hüküm süren bu çözülüş içinde yalnız Osmanlılar tutarlı bir politika izliyorlardı. Bunun uygulanabilmesi için gerekli askeri güç ve merkezi yetki de yalnız onlarda vardı. Avrupa’nın ilk daimi ordusu yeniçeriler, Osmanlılara büyük bir üstünlük sağlıyordu ve doğrudan doğruya sulatanın buyruğu altında idi. İlk dönem boyunca, Osmanlıların karşısına önemli bir devlet, ne Balkanlar’da ne de Anadolu’dan çıkmıştır.[12] Bu dönemde Balkanlarda hükümetin adına vergi toplayan tahsildarlar, halka eziyet ediyor ve haksız davranıyordu. Attika ve Mora’da dayanılmaz hale gelen Katolik Latinlerin zulmü sonucu, buraların halkı ve idarecileri birçok kez Osmanlıları yardıma çağırmışlardır. Mora despotu I. Teodora bile Latinlere karşı Osmanlılardan yardım istemişti. Daha sonraki tarihlerde Mora ve Attika bu çağrılar sonucu fethedilmiş ve Rum halkı Türkleri kurtarıcı olarak karşılamıştır. Aynı şekilde Arnavutlarda yerli beylerin ve Venediklilerin zulmüne karşı Türklerin ülkelerine gelmelerine, kurtuluşları gözüyle bakmışlardır. I. Murat’ın 1383 tarihinde Kara Timurtaş Paşayı Arnavutluk seferine göndermesi Arnavut beylerinin Osmanlılara yaklaşmalarından kaynaklanmaktadır. Daha sonraki yıllarda bilindiği gibi Arnavutlar büyük kütleler halinde Müslümanlığı kabul ederek, Balkanlarda Türklerden sonra gelen ikinci en büyük Müslüman kitleyi oluşturmuşlardır. O tarihlerde Bosna ve Kuzey Makedonya’da yaşayan Bogomiller’de (Ortaçağda ortaya çıkan yeni bit Hristiyan mezhebidir) kısa zamanda Türk idaresini kabul etmekle kalmamışlar, toptan İslam dinine girerek bugünkü Bosna ve Kuzey Makedonya’da (Goralılar) yaşayan Müslümanları meydana getirmişlerdir.[13]
“Rumeli Fatihi” denen ve mezarı Gelibolu’da bulunan Osmanoğlu “Orhan Gazi’nin” büyük oğlu ve Birinci Murad’ın ağabeyi Veliahd-Şehzade Gazi Süleyman Paşa, 1353’te Gelibolu yarımadasına fetih maksadı ile geçerek Avrupa’ya ayakbastı. Balkanların gerçek fatihi, “Gazi Süleyman Paşa’nın” ölümü üzerine veliahd ve az sonra babası Orhan Gazi’nin ölümü ile Padişah olan (1362) “Birinci Sultan Murad Handır” ki, Süleyman Paşa’nın kardeşidir. Temmuz 1362’de tahta geçer geçmez, Edirne’yi, Filibe ve Zağrayı almış, Meriç vadisine hâkim olmuştur. 1389’da birinci Kosova muharebesinde şehit düştüğünde, Osmanlı yönetimi, Tuna’ya, Tuna deltasına, Adriyatik denizine, Afrika yarımadasına dayanmış bulunuyordu. Oğlu Yıldırım Beyazid (1389–1402), Balkanlardaki Türk hâkimiyetini kesinleştirdi. Bundan sonra, Hıristiyan Avrupa, Osmanlıya karşı savunabilme amacıyla birleşik Haçlı kuvvetlerini oluşturdu. İki buçuk asır (1400–1683) Avrupa, Osmanlıya karşı savunma harbi yaptı. 1683 Viyana kuşatmasına kadar…[14] Sultan Murat Hüdavengidar zamanında başlamak üzere, bütün Türk Devleti padişahlık döneminde, Rumeli'yi Balkanlar'ı ve Avrupa'yı Türkleştirmek için soyunda ve sopunda hiçbir karışım olmayan Türk ailelerinden oluşan özel güçleri buralara göndermişlerdir. Bu göçlerin büyük çoğunluğu Oğuz Türkleri, “Müslüman Oğuzların Yörük Türkmen boylarından” gönderilen aileler teşkil ermektedir. Müslüman Oğuzların, Tanrıdağı ve Karagöz Yörüklerinden olup, Konya ve Aydın yöresine yerleşmiş bulunan isimler, teker teker yazılı bulunmaktadır. Buradaki, 950 tarih ve 82 numaralı l yazıcı defteri ile 1051 tarih ve 469 numaralı il yazıcı defterinde Anadolu'dan Rumeli'ye geçen Türk boy ve ailelerinin isimleri açıkça yazılı bulunmaktadır. Bunların Müslüman Oğuz Türk'ü Yörük Türkmen boylarından oluşan ailelerinin kimler olduğunu kayıtlarda belirtilmektedir. Aynı zamanda unutulmaması ve dikkate alınması gereken şey de, bu kayıtlarda, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün atalarının da, Anadolu'dan Konya ve Aydın yöresinden geldiği yazılmaktadır.[15]
Sonuç olarak tüm bu yazdıklarımıza bir genelleme ya da değerlendirme yapmamız gerekirse, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: “Bizler öz ve öz Anadolu’nun fakir coğrafyasından, Konya bölgesinden, Balkanlar’ın verimli topraklarına göç eden ya da göç ettirilen ailelerin, Türkmenlerin/Yörüklerin torunlarıyız!” Mesela, Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu bir televizyon programında “Balkan Türkleri, Anadolu’dan gelmiş Türklerdir” diyerek, buradan da sadece “Konya Karaman” bölgesi ya da bugünkü Karaman toprakları anlaşılmaması gerektiğinin altını çizmiştir. Çünkü Konya o dönemde sancak/eyalet olduğundan dolayı, büyük bir coğrafi alanı, Kayseri, Niğde ve Antalya’yı bile kapsıyordu. Balkanlara bugünkü Batı Anadolu’dan ve Marmara’dan çok Türk göç etmiştir. Diğer yandan, “Türkmen ve Yörük” aynı anlama geliyor ve “Türk” demektir. Batı’da yerleşen ya da göç edenlere “Yörük” denmiş, Asya’da kalanlara ise “Türkmen” söylenmiştir. Göç iki şekilde olmuştur. Birincisi, göç etmek isteyenleri seçerek, sadece iyi aileleri toplu bir şekilde o verimli topraklara göç etmelerini sağlamak için onlara toprak vermişlerdir. İkincisi ise, sorun çıkaran ya da çıkarabilecek aileleri ufak gruplara bölerek farklı farklı yerlere yerleştirmişlerdir. Balkanlara o dönemlerde ne kadar göç gerçekleştiğini öğrenebilmek için, ancak 1431 yılına ait en eski Vergi defterini inceleyip anlayabiliriz. Bunun daha öncesi ise imkânsız! Zira ilk 1431 yılı Vergi defterinde bile sadece vergi veren şahısın ismini bulabiliriz, tüm sülalenin değil! Batı’daki gibi değildir. Kilise tüm yeni doğan çocukların ismini kayıda alır. Osmanlı arşivinde bir sülalede sadece vergi alınan kişinin ismi kayıt altına alınmıştır. Tanzimat’tan (1839) sonra bile sadece erkeğin, vergi verenin ve askere gidenin ismi vardır. Eğer bizler bugün 1800 yıllarına kadar geriye gidebiliyorsak, kendimizi çok şanslı görmemiz gerekir. Çünkü insanlar üç nesil ötesine bile gidemiyorlar. (Türkiye’de ilk kez soyağacı nüfus idaresi 1944 yılında kuruldu.) Aynı zamanda yer isimlerine de bakarak anlayabiliriz. Mesela 1455 yılı Vergi defteri Üsküp’e göç edenlerden söz ediyor ama, defterde ne kadar göçün ve kimlerin göç ettiği konusunda bilgiler yoktur. Nereden, nereye ve ne kadar göçün gerçekleştiğini ispatlamak çok zordur, hatta imkânsızdır. Çünkü bu konuda bilgiler yoktur. Bizim en büyük kanıtımız Balkanlar’daki günümüzde bile varlığını sürdüren Türk isimli yerlerdir. Çünkü Anadolu’dan göç edenler, Balkanlara göç ettikleri yerlere, geldikleri yerlerin isimlerini (Kuman-ova ve Vardar gibi..) vermişlerdir. Diğer yandan unutmamamız gereken şey de, “Osmanlı İmparatorluğunun bir Balkan İmparatorluğu olduğudur.” Evet, yanlış okumadınız, Osmanlı bir Balkan imparatorluğuydu. Çünkü Makedonya 1371 yılında feth edildi, oysa Trabzon ancak 1461 yılında feth edilecektir. 1387 yılında Selanik, 1389 yılında Kosova feth edildi, oysa Erzurum ancak 1518 yılında feth edilecektir. Demek ki Balkanlar’ın feth edilmesi ve Türkleşmesi Anadolu’dan çok önceki tarihlerden olmuştur. Osmanlılar her zaman yüzünü Balkanlara doğru çevirdi. Osmanlı için Rumeli’nin ya da Balkanların hayati önemi vardı. Osmanlı Balkanlarda doğdu, büyüdü gelişti ve bir dünya İmparatorluğu haline geldi; ve Balkanlarda da yıkıldı. Balkan milletlerinin Osmanlı idaresinin altından bir bir çıkması sonucunda Osmanlının sonuna doğru giden yolun sonuna gelindi ve koca 600 yıllık çınar imparatorluğu can çekişme haline gelerek tarihe karıştı… Bizler de öksüz çocuklar gibi kaldık, Osmanlının dağılmasıyla hem annemizi hem babamızı da birlikte kaybetmiş olduk ve her iki yerin (Makedonya ve Türkiye’nin) yabancısı olduk. Çünkü Osmanlıdan sonra yerli halk (Yunanlılar, Makedonlar, Sırplar, Bulgarlar ve Arnavutlar) boş durmamış, Rumeli Türklerinin dilini, dinini, kültürünü, değiştirmeye yönelik çaba göstermişlerdir ve şivemizi hatta lehçemizi bile değiştirmişlerdir. Bu yüzden, Balkanların yedi göbek Müslüman Türk ailelerini Anadolu kendinden saymaz olmuştur.[16] Örnek olarak son günlerde yaşanan tartışmaları gösterebiliriz. Hatta bu tartışmayı, “Anadolu-Rumeli” ayrışmasına kadar götürdüler. Oysa Rumeli denilince, kendiside bir Rumelili olan M. Kemal Atatürk: “Muhacirler kaybedilmiş toprakların aziz hatıralarıdır, onlar Evladı fatihandır” diyor. Bana göre, “Rumeli ve Anadolu” İstanbul boğazında yer alan iki “Hisar” gibidir, karşı karışa duran fakat birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Makedonya’da Türk olduğumuz için; Türkiye’de ise Türklüğümüz tartışıldığı için, hep bir şamar oğlanı olduk! Allaha şükürler olsun ki, son yıllarda Türkiye’nin Balkan Türklerine yönelik ilgi ve alakası artmış durumdadır. Sadece, “Müslüman’ım, Milliyetçiyim, Türk Dünyası ve Türklerle yakından ilgilenirim” demekle bu işler olmuyor! Unutmayın, Türkiye’de bu sözleri söyleyenlerin bir kısmı, Makedonya’da Türklerin yaşadığını ancak Elveda Rumeli dizisi ile birlikte öğrenmiş oldular. Beni en çok üzen, kökeni Balkanlara dayanan hemşerilerimizin bize, daha doğrusu kendi kendilerine Tarihi gerçeklerden uzak sarf ettikleri sözlerdir, umarım “Balkan Türklüğü” yazım ile “Balkan Türklüğüne” bir nebze de olsa katkıda bulunmuşumdur. Bende, Avni Engüllü’nün dediği gibi: “Genlerimizi araştıracak olursak (herkes gibi) ne çıkarız kim bilir? Kuşaklar öncesi, kimin ne olduğunu nereden bileceğiz? Sosyolojik yönden hiç kimsenin gerçek kimliği belli değildir. Ama Psikolojik olarak Türküm! Ayrıca (Sekiz-Dokuz kuşak geriye gidebilecek) Müslüman bir Türküm!” diyorum.(17)

[1] Yılmaz Öztuna, Avrupa Türkiye’sini Kaybımız, Rumeli’nin Elden Çıkışı, Babıâli Kültür Yayınları, İstanbul, 2006. s.11.
[2] Hugh Poulton, Balkanlar, Çatışan Azınlık Çatışan Devletler, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 1993, s.17.3] Andrew Baruch Wachtel, Dünya Tarihinde Balkanlar, Çev. Cevat Akkoyunlu, İstanbul, Doğan Kitapları Yayınları, 2009, s.9, 15.

[4] Makedonya, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınlarından, İkinci Basım, İstanbul, Harp Akademileri Basımevi, Nisan 1993, s.11–14.
[5] Öztuna, A.g.e., s.14-16.
[6] Doç. Dr. Halime Doğru “XIII-XIXy.y Arasında Rumeli’de Sağ Kolun Siyasi, Sosyal, Ekonomik, Görüntüsü ve Kozluca Kazası”, Eskişehir, 2000, s.24.
[7] Osman Karatay, “Orta Çağ’da Makedonya: Bir Siyasi Coğrafyanın Süreklilik Öyküsü”, Der. Murat Hatipoğlu, Dünden Bugüne Makedonya Sorunu, Balkanlar Araştırma Dizisi 6, Ankara, ASAM Yayınları, 2002, s.19.
[8] Makedonya, Harp Akademileri.. a.g.e., s.22-24.
[9] Osman Karatay, “Orta Çağ’da Makedonya: Bir Siyasi Coğrafyanın Süreklilik Öyküsü”, Der. Murat Hatipoğlu, Dünden Bugüne Makedonya Sorunu, Balkanlar Araştırma Dizisi 6, Ankara, ASAM Yayınları, 2002, s.20.
[10] M. Münir Aktepe, “XIV ve XV. Asırlarda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskânına Dair”, TM. X, İstanbul, 1953, s.299–305.
[11] Mustafa Kahramanyol, “Türkiye’den Makedonya’ya Bakış”, Der. Murat Hatipoğlu, Dünden Bugüne Makedonya Sorunu, Balkanlar Araştırma Dizisi 6, Ankara, ASAM Yayınları, 2002, s.154–155.
[12]Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600), Çev. Ruşen Sezer, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2002. s.17-18.
[13] Makedonya, Harp Akademileri.. a.g.e., s.35-38. Aynı zamanda Bkz., “ Süleyman Kocabaş, Balkanlar’da Panslavizm, Vatan Yayınları, İstanbul, 1986. s. 26-32.
[14] Öztuna, a.g.e., s.17-18.
[15] Atatürkün Soy Kütüğü, İzafet,
(Çevrimiçi),

[16] Bkz. bu konuda ayrıntılı bilgi: Güner Şabani “Yabancı Olma Sorunu”, Gencmakedonyalilar, (Çevrimiçi),

[17] Avni Engüllü, “Birçok Yönümüzle Aynıyız Biz”, Makedonya Zaman Gazetesi, Sayı 693. 14-20 Ekim, 2009. (Çevrimiçi)

Kaynak: http://gencmakedonyalilar.net




v-10
Üsküp
Kurşumli Han
üsküp
dr-60
v-13